e
sv

Yaşayan Ölüler Mezarlığı

68 Okunma — 02 Eylül 2020 23:29
avatar

Ahmet Şamil

  • e 0

    Mutlu

  • e 0

    Eğlenmiş

  • e 0

    Şaşırmış

  • e 0

    Kızgın

  • e 0

    Üzgün

Mezarlıkları birer dokunulmaz, düşünülmez öğe bildik bileli insanlar ölüyor. Toprağa verilmeden, nefesleri kesilmeden, sözleri bitmeden ölüyorlar. Gözleri şehirlerin caddelerinde hiçbir şeyi algılamadan, hiçbir şeyi anlamadan ve anlamdırmadan ölüyorlar hemde. Bilmeden, ölüyorlar. Bütün bu insanları saksağanlardan ayıranın ne olduğunu merak ediyorum. Ses tellerinden değil, zihinlerinden ve boş kalplerinden gelen çirkin titreşimlere konuşma diyen ve bundan değil, daha güzel gözükememekten yakınan insanlardan bahsediyorum. Yoksunluktan değil, çabasızlıktan ölen insanlar…

Yaşayanlar Mezarlığından kaçtığım vakitler rastlaştıklarımda buldum yaşama ait renkleri. Spektrumda tanımlı değildiler. Evrim şemasında geride kaldıkları iddia ediliyordu ve tarihçiler, felsefeciler çoktan aşmışlardı onları. “Anakronik kaldınız.” Deniliyordu onlar görüldükçe ölüler tarafından. Oysa konuştukları kalbi olanların söyleyeceği sözlerdi. Seslerinde bir yakarış, bir umut, insanî ve insanlar için beslenen bir aşkın tınısı seziliyordu. Ellerindeki fenerlerde yanan ateş Zerdüşt Ateşi kadar eski idi. O kutsal alev, ne ona tapanları aydınlatıyordu ne de başı sıkışınca ondan medet umanları. Yalnızca “insan” olanları, yalnızca “yaşayanları” aydınlatıyordu fenerlerin alevi. Gölgesinde pranga olmayanlara…

Dostum, geçen yılların ardından aşılan dağlar, çöller ve deryaların ardından artık anlıyorum ki o fenerlerin hiçbirisi aynı değildi. Hepsi bir bütünün ayrı birer parçalarıydı ve görevleri, prangasız olan diğerlerini kendi kervanlarına davet etmekti… Artık biliyorum ki, Pir Sultan, Hallac, Nesimi, Voltaire, Boethius, Diogenes, Hypatia, Plotinius, Bruno… ve daha nice geride bırakıldığı, aşıldığı söylenen, bilindiği söylenen kim varsa içimde yaşatıyorum. Her an yeniden keşfediyorum. Her an yeniden bütün oluyorum onlarla. Her an yeniden doğuyor, linç ediliyor, yakılıyor, mahpushanelere tıkılıyor, derim yüzülüyor ve cübbemin altında Tanrı ile rastlaşıyorum. Nihayetinde ölümle tanışıyorum. Ölümlüleri öldüren zehir ile değil, ölüleri ölümsüzleştiren ölüm ile.

En son tanış olduğum dostumdan bahsedeyim, Ephesos’lu Herakleitos’tan. Kendisine Lethe’nin kıyısında volta atarken rastladım. Sakince oturmuş, o karanlık akıntılara derin derin bakıyordu. Belli ki dalıp gitmişti. Hiç konuşmadık. Lisan-ı hâlinden buna gerek olmadığını anlamak çokta güç değildi nitekim. Günler geçti, aylar geçti. Artık onun yanına gitmek ve hiç değilse birkaç saat yanı başında oturup nehre girenleri izlemek, rutinimin bir parçası haline gelmişti. Bu rutinin içerisinde, yavaş yavaş Herakleitos’u anlamaya başladım. Nehre girenleri izledikten, düş kırıklıklarına şahit olduktan, boğulanları tekrar Lethe’nin kollarına bıraktıktan sonra. O nehre ikinci kez giren her insanın oturup düşünmesini ümit ediyordu o. Her insanın nehirle birlikte ölüp gittiğini, yaşamın dönülmez bir parçasının Lethe olduğunu anlamalarını bekliyordu.

Rutinimi bırakalı çok oluyor. Ancak biliyorum ki Herakleitos ölmedi ve hâlen o nehrin kenarında bekliyor. Son nefesinde, son hatırasında ölümle barışacak olanı arıyor. Eli uzanıyor sonsuzluğa, sonsuz ihtimallerin bulunduğu o sıkışmışlıktan hiçbir şey eline geçirememe ihtimalini yakalıyor. Kaybetme korkusuyla, sahip olma, ölümsüz olma korkusuyla sımsıkı sarılıyor o ihtimale. Umudunu yitireceği korkusuyla, sarılıyor… Küçük dağlar ve büyük gökdelenler yapan, yaratan ölülerin arasında, yüzüğümde Lethe’den bir damla ile şu büyük yaşayan ölüler mezarlığında, dairelerin kesişmediği, ateşimi yakıp, fıçımda oturabileceğim, güneşimin kesilmeyeceği bir yer arıyorum…

Anakronizm’in mezarlığındayım ve arzuladığım tek ihsan, bu kadar çemberi kimin böyle adaletsiz çizdiği ve kutsallaştırdığının, kimin bu çemberler uğruna hangi çemberleri yuttuğunun söylenmesidir…