web stats
HaberlerYeni Yazı

Önce Selam Sonra Kelam

1 – Önce Selam Sonra Kelam

Recep DUYMAZ

İnsanlar topluluk halinde yaşar. Topluluk halinde yaşamak, insanları birbirleriyle sürekli olarak münasebetler kurmaya zorlar. Bu münasebetlerin ilk adımı selamlaşmadır. Kültürümüzde en yaygın selamlaşma şekli, bir kimsenin yolda veya başka bir mekânda karşılaştığı kimseye “Selamın aleyküm/Allah’ın selamı, esenliği üzerinize olsun” şeklindeki selamlaşmadır. Bu, karşımızdakine bir nezaket göstermenin yanında ona esenlik, rahatlık ve mutluluk dileğimizin bir dışavurumudur da. Kendisine bu yolla selam verilen kişi de “Aleyküm selam” diyerek ona karşılık verir ve aynı dilekleri kendisine iletir. Bu güzel dileklerle başlayan karşılıklı münasebet, hal ve hatır sormalarla uzayıp giden bir sohbete dönüşüverir.  Sohbet, müşavereye, bilgi alışverişine, o da zamanla bir gönül ve fikir birliğine kadar ilerler.

Selamlaşma geleneğimizin kökü, kitabımız Kur’an’ı Kerim’e kadar uzanır:

“Size bir selam verildiği zaman, ondan daha iyisiyle selam verin veya aynıyla karşılık verin. Allah her şeyin hesabını gereği gibi yapandır” Nisa suresi, ayet, 86; “Ey iman edenler, kendi evinizden başka evlere geldiğinizi fark ettirip ev halkına selam vermedikçe girmeyin. Bu sizin için daha iyidir. Herhalde bunu düşünüp anlarsınız”. Nur Suresi, ayet 27; “Evlere girdiğiniz zaman Allah tarafından mübarek ve güzel bir yaşama dileği olarak kendinize (birbirinize) selam verin. İşte Allah düşünüp anlayasınız diye size ayetlerini böyle açıklar”, Nur suresi ayet, 61.  Buna göre selam, kültür ve medeniyetimizin kaynağı olan kitabımızın bizlere önerdiği başkalarıyla bir ilişki kurma biçimi ve hayat tarzıdır.

Selam, tasavvuf kültürümüzde daha da yaygın ve derin bir anlam kazanmıştır; burada selam verdiğimiz insanın dünya ve ahirette hiçbir sıkıntıya maruz kalmaması ve her iki dünyada da güven  ve huzur içinde olmasını istemeyi kapsayacak kadar geniş bir anlam ifade eder. Bu anlamıyla selam, tâ Hazret-i Muhammed’in ruhuna selam gönderme geleneğinin köküne kadar uzanır. Bu gelenek edebiyatımıza da yansımış ve Süleyman Çelebi’nin Mevlid’inde şöyle dile getirilmiştir:

“Tanrı’dan yüz bin dua ile selâm

Mustafa’nın ruhuna her subh u şâm”

 

İnsanlarımızı birbirine yaklaştıran, ısındıran ve sevdiren bu selam geleneğimiz, sadece dünyada yaşayan insanlarımızı birbirine bağlamakla kalmaz, yaşayanlarımız ile ölmüşlerimizin ruhlarını da birbirine bağlar ve onların her zaman aramızda manen yaşamaya devam etmelerini sağlar. Bu durum, Yunus Emre’nin dizelerinde şöyle dile getirilir:

 

“Âşık odur Hakk’ı seve Hak derdine kıla devâ

Bizim için hayır dua kılanlara selâm olsun”.

 

Tasavvuf kültürümüzün insan ilişkilerinde incelik, sevgi, saygı ve bağlılık duygularını öne çıkaran bu selam verme geleneğimizin derin anlamı, modern şiirimizin ustalarından bir olan Yahya Kemal Beyatlı’nin dizlerinde de satırlara geçmiştir:

 

“Tekrar mülâki oluruz bezm-i ezelde

Evvel giden ahbaba selâm olsun erenler”.

 

Buna göre selam, hem yaşayanlarımızı, hem ölmüşlerimizi birbirine yaklaştıran bir geleneğimizdir. Bu yolla o, her gün, onları bize, bizi onlara hatırlatarak sevdiklerimiz ölmüş bile olsalar manevi bir ortamda onlarla birlikteliğimizi devam ettiren bir uygulamamızdır. Toplumumuzun son yıllardaki siyasal ve ideolojik parçalanmışlığı karşısında kültürümüzün bu birleştirici ve bütünleştirici kodlarını bilinçli olarak uygulamaya ne kadar çok ihtiyacımız vardır.

“Merhaba”, “günaydın”, “iyi günler” ve “iyi akşamlar” gibi hitaplar da selam yerine geçmekle beraber, yukarıda anlatılan arka plandaki incelik ve derinlikten mahrumdurlar. İki veya daha fazla  kimsenin birbirlerinden ayrılırken kullandıkları “Allah’a ısmarladık” , “Allah’a emanet olun!” hitapları da kültürümüzün bizi birleştiren sevimli ve anlamlı sözlerimizden biridir. Trakya Üniversitesi’nde görevliyken Balkanlardan gelen Boşnak misafirlerimizin bu ikinci sözü, birbirimizden ayrılırken devamlı ve ısrarlı bir şekilde kullandıklarını görmek, hem beni, hem öğrencilerimizi şaşırtmıştı.  Son yıllarda “Hoşça kalın” , “Kendinize iyi bakın!” , “Kolay gelsin” ve  “Görüşürüz” sözleri güzel birer dilek olmakla beraber kültür ve medeniyetimizin ortak bağlamından koparılmış sözlerdir. Hele son yıllarda bunların yerine kullanılmaya başlayan yabancı dillerden alınmış hem anlamı, hem şekli bize yabancı bazı kelimeleri burada anmak bile istemiyorum…

Selamlaşma evde, sokakta ve işyerindeki insanlarla bir yakınlaşma ve bütünleşme dileğidir. Biz de önce Gündem çalışanları ile okuyucularına “önce selam” diyerek işe başlıyoruz…

Edirne Gündem Gazetesi, 25. 01. 2019, s. 5.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

2 – Tercihlerimiz    

Selamdan sonra bu köşede daha ziyade eğitim, sanat ve estetik konularını tercih edecek ve onlar üzerine kelam etmeye çalışacağız. Ben Türkiye’nin son yıllardaki sıkıntılı durumunu şöyle özetliyorum: Türkiye’nin problemi eğitim, eğitimin problemi de öğretmendir. Eğitimde yapacağımız güzel bir düzenleme, durgun suya atılan bir taşın meydana getirdiği dalgalar gibi, çalışma hayatımızın diğer alanlarına da yayılır.  Bilim, teknoloji ve iletişimin bu kadar ilerlediği bir çağda, eğitim sistemimizi pedagojiye ve ülkemizin ihtiyaçlarına göre yeniden, bu sefer kalıcı olarak  düzenlememiz gerekiyor. Günümüzde bunu başarmak daha da kolaylaşmıştır. Bu düzenlemeye öğretmenlerimizin yetiştirilmesiyle başlamak en akıllıca yoldur. Öğretmen adaylarının seçilmesi, yetiştirilmesi, atanması, çalıştırılması ve nihayet emekliye ayrılması özel bir kanunla düzenlenmelidir.  Bu özel kanun, mevcut durumda her kademedeki öğretmenlerimizin özlük haklarını sımsıkı korumasının yanında, öğretmenlerimizin öncelikle  eğitime odaklanmalarını, yeniliklere açık olmalarını, mesleklerini ve öğrencilerini sevmeyi teşvik edici ve özendirici olmalıdır. Öğretmenlerimiz, sınıflarını dolduran öğrencilerini, Namık Kemal’in deyişiyle anne-babalarının “lüzumsuz şefkatlerine aldırmayarak” çağımızın akışını değiştiren bilim, sanat ve siyaset adamlarıyla, üstelik biraz daha  disipline ederek, tanıştırmalıdırlar.

Eğitim, her şeyden önce maksatlı bir uğraş alanıdır. İlkokuldan üniversiteye kadar bütün eğitim kurumlarının programlarındaki bilgileri çocuklarımıza ne kadar, nerede, nasıl ve niçin öğreteceğimizi önceden hazırlanmış bir plana göre ortaya koymamız gerekir. Eğitimimizi Hasan Ali Yücel, Nurettin Topçu ve Mümtaz Turhan’ın yol gösterici düşüncelerinden kalkarak ilkokuldan üniversiteye kadar bütün kademelerindeki ders programlarını derhal ve yeniden, artık kalıcı olacak bir düzene koymak zorundayız. Bu köşemizde eğitimimizin temel problemlerine, kültür ve uygarlığımızın köklerinden gelen birikime ve modern zamanların kazanımlarına yakından bakmaya çalışacağız.

Gözbebeğimiz üniversitelerimizin üzerinde adeta titreyeceğiz. Almanya İkinci Dünya Savaşı’nda hak ile yeksan olmuştu. Binalar, fabrikalar yıkılmış, köprüler çökmüş, ülke yerle bir olmuştu. Bir İngiliz subayının, “Şimdi ne yapacaksınız? Nasıl ayağa kalkacaksınız?” Sorusuna  bir Alman subayı şöyle cevap vermişti: “Almanya’da üniversiteler var!”… Ben bu cevabı ülkemize uyarlayarak şöyle diyorum:  Türkiye’de de üniversiteler var. Başta Trakya Üniversitesi olmak üzere üniversitelerimiz önünde sonunda ülkemizin sorunlarını çözecek projeler üreteceklerdir… Bu düşünce onların varlık nedenidir. Üniversitelerimizi, bilim, teknoloji ve sanat üretme yollarında en önde görmek, yüreklerimizi milletçe burkan bir özlem haline gelmiştir…

Ele alacağımız konulardan bir diğeri de estetiktir. Hem eğitim sistemimizde, hem toplumsal hayatımızda sanat ve estetiğin ihmal edildiğini düşünüyorum. Bu ihmalin bedelini, gündelik hayatımızda sevgi ve saygıdan yoksun insanlık dışı ilişkilerimizde her gün ödüyoruz…Trafikteki magandalar, kadın cinayetlerinde karşımıza çıkan katiller, bu topluma gökten mi indi?… Bütün bunların duyguları incelten ve güzelleştiren, nesiller boyu, yoğun bir estetik algıdan yoksun bir eğitim sisteminin ürünü olduğunu düşünüyoruz.

İnsanın, biyoloji ve psikoloji, maddi ve manevi olmak üzere iki unsurdan oluştuğunu biliyoruz. Bunlardan birincisinin gelişmesi için aile, okul, çalışma hayatında büyük büyük şirketler, AVM’ler ve devletin aşağı yukarı bütün kurumları çalışmaktadır. Biyolojik yanımızın gelişmesi, kuvvetlenmesi ve rahat etmesi için hem aile, hem devletçe yapılan yatırımlar her yıl arttırılmaktadır. Buna karşılık psikolojik yanımız ihmal edilmektedir. Gençlerimiz, hayatlarını güzelleştirecek, hayatlarına bir anlam ve hedef kazandıracak uygulamalardan ve örneklerden mahrumdurlar. Bunun sonucu olarak kendilerini, kalabalıklar içinde bulunmalarına rağmen, yalnız, mutsuz ve karamsar hissetmektedirler. Eğitim kurumlarımızda sanat ve estetiğe ayrılan zaman onlara yetmemektedir. Gençlerimizin çoğu, sanat ve estetiğin bireylere kazandıracağı kendine güven duygusu, özgür düşünebilme yeteneği, eleştirel düşünme becerisi ve hayatın bir anlamı, bir amacı olduğu gibi düşünce zenginliklerinden mahrum olarak yetişmektedir. Bunun doğal bir sonucu olarak gençlerimizin büyük bir bölümü, boş vermişliğe, başıboşluğa, hedefsiz ve amaçsız bir hayata yönelmeye, bazıları ise sigara, alkol, hatta bazı uyuşturucu maddelerde teselli aramaya çalışmaktadırlar. Son yıllarda bu maddelerin kullanımı bazı ülkelerde düşerken bizde artmasının bir anlamı yok mu? Bu durum karşısında aile, okul ve siyasetçiler maalesef gerekli duyarlılığı gösterememektedirler.

Geriye gönüllü kuruluşlar ile görsel ve yazılı basın yayın organları kalıyor. Onlar programlarına sanat ve estetik değer taşıyan eserlerimizi tanıtmayı da eklerlerse gençlere daha yakın olabilir, onları sanat ve estetikle daha yakından buluşturabilirler. Bunun yanında  sorumluluk sahibi, aile, öğretmen ve düşünürlerimizin de buna katkıda bulunmaları beklenir. Bu nokta üzerinde özellikle durmamızın sebebi şudur: Sanat eserleri, bünyelerinde bir güzellik barındırır. Güzelliğin bir gücü vardır. O güç etkileme gücüdür. Güzellik, yaşlı genç, herkese hitap eden bir değerdir, dolayısıyla herkesi etkiler. Güzel bir hikâye, güzel bir roman, güzel bir şiir, güzel bir resim veya müzik eseriyle sürekli olarak karşılaşan bir genç, zamanla ondaki güzelliği ve inceliği fark eder, giderek kendisi de incelir ve güzelleşir…

Bu düşünceden hareketle bu köşede sanat ve estetik değeri taşıyan eserlerimizden sık sık bahsedecek ve gençlerimizi onlarla buluşturmaya çalışacağız. Amacımız, hem eğitim, hem çalışma hayatımızda ihmal edildiğini gördüğümüz sanat ve estetiği gündemimize alarak hayatımızı güzelleştirmeye çalışmaktır…

Edirne Gündem Gazetesi, 01. 02. 2019, s. 4.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

3-  Büyük Türkiye  Özlemi

 

Türk milletinin tarihin derinliklerine doğru uzanan şanlı bir geçmişi vardır. Türk boyları bu şanlı geçmişleri boyunca birçok ülkede at oynatmış, kültür ve medeniyetler ortaya koymuşlardır. Onların başında Orta Asya’da vücuda getirdikleri kültür ve medeniyet gelir. Milattan önce III. Yüzyıla kadar geri götürebileceğimiz bu dönemin hâkim özelliği, atlı göçebe hayat tarzıdır. Bu dönemde Türk hakanları orta Asya’nın bitmek tükenmek bilmeyen kırlarında akından akına koşmuş ve sayısız ülkeler fethetmişlerdir.

Oğuz Kağan destanı, Türklerin orta Asya’da atlı göçebe hayat tarzını yaşadıkları dönemi anlatan bir metindir. Bunun yanında Oğuz Kağan’ın öncülüğünde Saklap, Kıpçak ve Karluk boylarının tarih sahnesine çıkışlarını da gözler önüne serer. Destanın, kanaatime göre, en dikkat çekici bölümü, Oğuz Kağan’ın yaşlı veziri Ulu Türk’ün gördüğü rüyayı anlatan satırlarıdır: “Günlerden bir gün uykuda bir altın yay ve üç gümüş ok gördü. Bu altın yay gün doğusundan ta gün batısına kadar ulaşmıştı ve üç gümüş ok ta şimale doğru gidiyordu”. Yaşlı vezir uykusundan uyanınca gördüğü rüyayı Oğuz Kağan’a anlatır ve şunları söyler: “Ey kağanım, senin ömrün hoş olsun (…) Gök Tanrı düşümde verdiğini hakikate çıkarsın. Tanrı bütün dünyayı senin uruğuna bağışlasın!”. Bu sözler Oğuz Kağan’ın çok hoşuna gider ve bundan sonraki hayatını onun dileği ve öğüdüne göre geçirir. Görüldüğü gibi Oğuz Kağan destanı ve Ulu Türk’ün rüyası,  Türklerin Orta Asya’da daha atlı göçebe devrindeyken bile büyük düşündüklerini, bir bakıma, dünyayı fethetme arzusu taşıdıklarının hikâyesidir.

On birinci yüzyıldan itibaren Anadolu’ya yerleşmeye başlayan Selçuklu ve Osmanlı Türkleri, Oğuz boylarının devamıdır. Atlı göçebe devrindeki Oğuz Türklerinin büyük düşünme ve dünyayı fethetme arzusunun bu sefer yerleşik medeniyet dönemine başlayan Osmanlı Türklerine geçtiğini görüyoruz. Bu geçişi en açık biçimde ortaya koyan gelişme, Osmanlı Devleti’nin kurucusu Osman Bey’in gördüğü rüyadır.

Osman Bey, babası Ertuğrul Bey’in de hocası ve mürşidi olan Şeyh Edebali Efendi hazretlerinin evine sık sık gider, onun ilminden ve manevi terbiyesinden feyiz alır. Bir gün yine onun ilminden ve sohbetinden faydalanırken kendinden geçer ve gecenin ilerlemiş saatlerine kadar hocasının evinde kalır. Neden sonra yatması için ona boş bir oda gösterirler. Tam uzanacağı sırada duvarda asılı bir Kur’an-ı Kerim görür. Ona saygısından dolayı derhal kendini toplar ve bir duvarın dibinde kıvrılarak tatlı bir uykuya dalar. Rüyasında Şeyh Edebali’nin göğsünden çıkan bir hilalin bir süre sonra bir ucunun kendi göğsüne girdiğini görür. Az sonra Şeyh Edebali ile kendisi arasında bir fidan görünür. Bu fidan bir müddet sonra, dalları üç kıtaya yayılan bir çınar şekline girer. Birçok millet bu dalların altında yaşamaya başlar. Bu çınarın dallarının kapladığı topraklardaki kule ve kubbelerde Ezân-ı Muhammedî’nin okunduğu duyulur.

Osman Bey, uyanınca gördüğü rüyayı şeyhine bir an önce anlatmak için derhal abdest alır ve huzuruna çıkıp rüyasını başından sonuna kadar anlatır. Şeyh Edebali’nin yorumu şöyledir:

“Oğlum, gaibi ancak Allah bilir. Lakin gördüğün bu rüyada dolu dolu hayır vardır. Allah sana ve soyuna saltanat nasip edecektir. Dünya, oğullarının himayesine girecektir. Benim zürriyetimden bir kız ile evleneceksin. Bu izdivaçtan doğanlar, senin kuracağın ve giderek büyüyecek olan büyük bir devletin başına geçeceklerdir. Bu devlet de Batı’ya doğru genişleyecektir.”

Çok geçmeden Osman Bey, Edebali’nin kızı Mal Hatun ile evlenir. Bu evlenme dönemin maddi ve manevi kuvvetlerinin Osman Bey’in etrafında toplanmasına sebep olur ve Osmanlı Devleti kurulur. Osmanlı Devleti de Osman Bey’in gördüğü çınar rüyasına uygun olarak, “İlayı Kelimetüllah/Allah’ın adını yüceltme” idealiyle birçok ülkeyi dalları altına alır.  Asya, Afrika ve Avrupa kıtalarında dilleri, dinleri ve coğrafyaları farklı insan topluluklarını yüzyıllarca barış ve huzur içinde yaşattıktan sonra, on dokuzuncu yüzyıla gelir.

Avrupa’da sanayi devriminden sonra, on dokuzuncu yüzyılda iyice gelişen bilim ve teknoloji karşısında gücünü kaybetmeye başlayan Osmanlı Devleti, çok geçmeden parçalanmaya başlar. Büyük düşünceler, büyük rüyalar ve büyük idealler devri sona ermektedir. Büyük devlet olmak rüyalarını artık devlet adamları değil, dönemin şairleri ve düşünürleri görür. Namık Kemal onlardan biridir. Namık Kemal 1872 yılında İstanbul’da Boğaziçi’nde denize nazır bir bağ köşküne misafirliğe gider. Gecenin ilerlemiş saatinde daldığı uykuda kendini geniş bir sahrada bulur. Güneş yeni doğmaktadır. Dünyadaki Osmanlıların nerdeyse yarısı meydanda toplanmıştır. Çok geçmeden göklerden inen buluttan bir kız çıkar. Bu kız ayaklarındaki zincirleri parçalaya parçalaya kalabalığa doğru ilerler. Namık Kemal onu “hürriyet”in sembolü olarak görür. Genç kız, sesini duyurabilecek kadar yaklaşınca topluluğa hitap eder. Bu hitabe, kanaatime göre Osmanlı Türklerinin büyük devlet olma özleminin son rüyasıdır.

Aradan yıllar geçer. Türk milleti, Balkan Savaşı, Birinci Dünya Savaşı, Mütareke dönemi ve Osmanlı Devleti’nin hazin yıkılışını yaşar. Ardından canını dişine takarak bir ölüm kalım savaşına, Milli Mücadele’ye kalkar. Gazi Mustafa Kemal’in öncülüğünde yürütülen bu mücadele zaferle sonuçlanır. Artık çağ değişmiştir. Tarihimizin atlı göçebe devrindeki ok ve yay ile yerleşik hayata geçerken gördüğümüz büyük çınar rüyaları sona ermiştir. Türk milletinin modern zamanlardaki rüyasını Gazi Mustafa Kemal görmüş ve Cumhuriyet’in Onuncu Yıl Nutku’nda bunu şu cümlelerle dile getirmiştir:

“Millî kültürümüzü, muasır medeniyet seviyesinin üstüne çıkaracağız. (…) Türk milletinin tarihî bir vasfı da, güzel sanatları sevmek ve onda yükselmektir. (…) Milletimizin ilme bağlılığını, güzel sanatlara sevgisini ve millî birlik duygusunu mütemadiyen ve her türlü vasıta ve tedbirlerle besleyerek inkişaf ettirmek millî ülkümüzdür”.

 

 

Etiketler
Daha Fazla Göster

İlgili Makaleler

Kimler Neler Demiş?

avatar
  Subscribe  
Bildir
Başa dön tuşu
css.php
Kapalı

Reklam Engelleyici Algılandı

Lütfen reklam engelleyiciyi devre dışı bırakarak bizi desteklemeyi düşünün