Yazar: Ahmet Şamil

Karınca kolonisindeki herhangi bir karıncayım esasında. Kendi hayat hikayemi herhangi bir karıncanın kendi hikayesini anlatabileceği kadar anlatabilirim. 8 Mayıs 2000 tarihinde Konya'da doğdum. Üniversiteye değin 19 yılımı burada geçirdim. Kendimi bildim bileli kitaplara ilgi duydum, hiçliğimi bildim bileli kelimelere hak ettikleri değeri verir oldum. Arada sırada cereyan eden etkileşimlerimizin ürünlerini paylaşmak niyetindeyim, Dünyaya nâm salmak değil :) . Ankara Üniversitesi-Uluslararası İlişkiler öğrencisiyim, Tarih, Edebiyat, Felsefe, Kısmen Politika ve Fizik konularında meraklıyım. Her yazıdan sonra feedbacklerinizi bekliyor olacağım :).

Rüzgar güllerinden doğmuştu har. İşlevsel yangınlar çıksın diye. Çocuklar, ellerinizi yakanları unutun Soluklarım pencereler patlatırken yağan kar. Gölgelerden fırlamak için an kollayan nefret Bağlar sıkılaşsın diye. Taş atan kolları unutun Dakikalar yılları öldürürken, var et! Okunmuştu kanları rüzgardan kaçanların Denilsin tebrikler gerekli mercilere diye. Sevig düşenleri unutun Hayat! Nedir ki toplamından başka çanların. Gökten düşen leylekler, bekler, tadılsın keder. Işıklardan yoksun hiçlik var diye. Ellerini yıkayanları unutun Soğuk ateşte yanarken bedenler bu sefer! Umudu aş ve Pandora’yı kapat bir sandığa. İyi hayalleriyle zehirlenmesin yağmurlar diye. Güneşten vazgeçenlerin öyküsünü yazsın Şu veremli yaşamdan korkmaz çığırtkan. Tükenmez…

Daha Fazla
Art

None shall live within desperation. Nonetheless of the situation that life or fate or our decisions brought, we should seek, search and crave for the that one and only beautiest thing which came out of the box of Pandora. The sole purpose is that. That little poem of mine is came to existence while I was in the middle of a existential affair and thinking whether the aforementioned pursuit is worth a life or not. Still not sure but the road itself maketh us what we are in the whole history of humans. Enjoy. Bu gece, karanlıklar dürtüler içre. Dumanlara, nefeslere…

Daha Fazla

Mezarlıkları birer dokunulmaz, düşünülmez öğe bildik bileli insanlar ölüyor. Toprağa verilmeden, nefesleri kesilmeden, sözleri bitmeden ölüyorlar. Gözleri şehirlerin caddelerinde hiçbir şeyi algılamadan, hiçbir şeyi anlamadan ve anlamdırmadan ölüyorlar hemde. Bilmeden, ölüyorlar. Bütün bu insanları saksağanlardan ayıranın ne olduğunu merak ediyorum. Ses tellerinden değil, zihinlerinden ve boş kalplerinden gelen çirkin titreşimlere konuşma diyen ve bundan değil, daha güzel gözükememekten yakınan insanlardan bahsediyorum. Yoksunluktan değil, çabasızlıktan ölen insanlar… Yaşayanlar Mezarlığından kaçtığım vakitler rastlaştıklarımda buldum yaşama ait renkleri. Spektrumda tanımlı değildiler. Evrim şemasında geride kaldıkları iddia ediliyordu ve tarihçiler, felsefeciler çoktan aşmışlardı onları. “Anakronik kaldınız.” Deniliyordu onlar görüldükçe ölüler tarafından. Oysa konuştukları kalbi…

Daha Fazla

Bir feylesof tanıdım geçenlerde. Onu gerçekten asla tanıyamayacağımı bile bile tanıdım hem de. Kelimelerini tanıdım, nefes alışverişini, mimiklerini, gözlerini, sesinin envaî çeşit tonunu ve gözlerinde bulduğum ışıklı, susuz gökyüzünü tanıdım. Biliyorum ki o da tanıdı beni. Kelimeleri büküşümü, kelimelere bükülüşümü, kelimelerde bükülüşümü tanıdı. Yapraklara bıraktığım ömrümü gördü gözlerimde. Nefeslerimde yaşlandığımı ve içimde büyüyen çocuğu gördü. Zamanın müşahit olduğu gözyaşlarımı gördü, peçetelere hapsetmediğim gözyaşlarımı gördü.. Susarak deryaları anlatabilirdik birbirimize. Susarak yaşam sevinci verebilir ve kalplerimizi ancak suskunlukla mühürleyip, birleştirebilirdik. Kelimelere sığdırmıştım ben kendimi. O bana kelimelerin lüzumsuzluğunu öğretti. Kilometreler kat etmek bir ışık yılı kadar uzun gelirdi bana. O bana bir…

Daha Fazla